|
 |
|
 |
 |
 |
Bu sefer yolumu Karadeniz'in Trakya kıyılarına düşürdüm.
Hafta sonunda değişik bir parkur arayanlar için ideal bir
adres. Bu gezinin yeme-içme ağırlıklı olacağını aklınızdan
çıkarmayın.
Bu hafta Trakya'nın Karadeniz sahillerindeyiz. Daha doğrusu
ben, bayram tatilinde oradaydım. Şimdi anlatacaklarımla
sizi de oralara gitmeye özendireceğim. Eğer gelecek hafta
sonu, rotanızı oralara doğru çevirmenizi sağlayabilirsem,
yazımın boşa yazılmamış bir yazı olduğunu görüp, görevini
yapmış bir gezgin rahatlığı ile tekrar yollara dökülürüm.
Yolculuğum, İstanbul'un Anadolu yakasından başladı. Yağmurlu
bir tatil günü olduğu için TEM Otoyolu'nda kimsecikler yoktu.
Yan koltukta, arkadaşım Arcan Kaptan oturuyordu. Asıl amacımız,
Tekirdağ'da köfte yiyip dönmekti. Çünkü Kaptan, yol üstündeki
köftecilerin gerçek Tekirdağ köftesi yapmadıklarını, esas
köftecinin adresini kendisinin bildiğini söyledi.
‘‘Gerçek Tekirdağ Köftesi Yemek’’ konulu gezimizde önceleri
herşey yolunda gidiyordu. Kaç porsiyon köfte yemenin, yanındaki
piyaza sirke mi yoksa limon mu koymanın doğru olacağı tartışmasını
yaparken Çerkezköy sapağı tabelası görüldü. Ve bütün program
bu tabela ile birlikte alt üst oldu.
|
| |
 |
Bir kaç dakika öncesine kadar sıkı bir köfte taraftarı olan
Arcan Kaptan, tabelayı görünce başka türlü konuşmaya başladı:
‘‘Abi, Nisan ayına girdik. Bir haftaya kadar Kalkan balığı
tükenir. Gel şuradan sapalım. Kıyıköy'e gidelim. İyi bir
lokanta biliyorum. İki kiloluk erkek kalkanı, ikimiz götürürüz.
Yanına da güzel bir salata. Rokalar da şimdilerde başka
türlü tazedir. Hem senin kolesterolün yüksek. Kırmızı et
zararlı.’’
Adam koskocaman denizci. Balığın ne zaman çıkacağını, ne
zaman biteceğini en iyi o bilir. Üstelik kalkanı nasıl yiyeceğimizi
de o kadar güzel anlattı ki, hiç itiraz etmeden direksiyonu
Çerkezköy sapağına doğru kıvırdım.
Çerkezköy'ün adı sizi yanıltmasın. Köy falan değil, koskocaman,
modern bir kent. Sanayi tesisleri bir zamanların küçük kasabasını
büyütüp, kentleştirmiş. Yalnız büyürken çevredeki yeşilliği,
buğday, ayçiçeği tarlalarını da yutup, yok etmiş. Bunu sadece
Çerkezköy'de değil, Trakya'nın bir çok yöresinde gördüm.
Sanayi lehine olan bu genişlemeye çözüm bulunamazsa, Trakya
kısa bir süre sonra yeşil renge hasret kalır.
|
| |
 |
Kıyıköy'e ulaşabilmek için Çerkezköy'den Saray istikametine
doğru gitmek gerekiyor. 19 kilometre uzaklıktaki Saray'a varınca
Kıyıköy'ün tabelasını göreceksiniz. Ondan sonra iki yanı ormanlık,
nefis bir yol başlıyor. Arada bir kaşımıza çıkan küçük çukurlar,
hız yapmamızı engelliyor. İyi de oluyor. Bu güzel yolu, temiz
havayı biran önce bitirmenin anlamı yok. Hem acelemiz ne ki?
Bizi bekleyen, iki kiloluk bir kalkan.
Kıyıköy'e varmadan önce yolumuza Bahçeköy çıkıyor. Dükkanların
camekanlarına yapıştırılmış dosya kağıtlarında yazılanlara
bakılırsa burası sütü ve peyniri ile meşhur. Yağlı manda sütü
ve ev yapımı peynir satış ilanlarına her yerde rastlamak mümkün.
Peynir ticaretini dönüşte yaparım dedim ama olmadı. Hevesim
kursağımda kaldı. Çünkü dönüş için başka yol bulduğum için
buralara tekrar dönemedim. Siz siz olun, birşey almaya niyetlenince
üşenmeyin alın. ‘‘Daha sonra alırım’’ derseniz ya alacağınız
malı bulamaz ya da benim gibi tekrar aynı yerden geçmezsiniz.
Bahçeköy'ü geçtikten hemen sonra, sol tarafta ağaçların arasında
nefis bir alabalık çiftliği var. Eğer Kıyıköy'e yaz ortasında
bir yolculuk yapacaksanız, boşuna balık hayalleri kurmayın.
O mevsimde güzel balık olmaz. Onun için, bu alabalık çiftliğinde
bir güzel karnınızı doyurmanızı öneririm. Ama balık mevsimiyse,
buralarda oyalanmaya değmez.
Çerkezköy-Kıyıköy arası tam 52 kilometre. İstanbul'dan çıkıp,
Kırklareli sınırları içine girip, Karadeniz'e kavuşmam tam
iki saatimi aldı. Kıyıköy, bir tepenin üstünde kurulmuş. Buranın
eski ismi Midye. Köye Bizanslılar'dan kalma surların arasındaki
bir kapıdan giriliyor. Yapılarda bir birliktelik yok. Tüm
Türk köylerinde olduğu gibi hiçbir mimari kaygı duyulmamış.
Daha doğrusu köye, balık yemek için gelenlerin dışında pek
mimar uğradığını da sanmıyorum. Girişte, üç katlı tripleks
yazlık konutlar. Onların karşısında, üstleri gelişigüzel sıvanmış,
kat çıkabilmek için demir filizleri dışarıda bırakılmış evler.
Kimi çatılar kiremitli, kimisi düz teras.
Neyse, buralara ‘‘Türk Köylerine Mimari Açıdan Bir Eleştiri’’
başlıklı makaleyi yazmak için gelmedim. Nasıl olsa, bütün
bunları unutturacak güzel bir köşe bulurum. Deniz varsa güzellik
de mutlaka vardır.
Masayı, Karadeniz'i tepeden gören bahçeye kurdurduk. Hava
pırıl pırıl. Yol boyunca hayalini kurduğumuz kalkanı uzun
uzun doğrattık. Mısır unu yokmuş, yüzümüzü ekşitince garson
çocuk bir koşu gitti aldı. Balığın yarısını ızgaraya attırdık,
yarısını da mısır ununa bulayıp, kızgın tavaya koyduk. Rokaları
Kaptan kendisi yıkadı. Kırmızı soğanlar, yuvarlak dilimler
halinde doğrandı. Rokaların bir kenarına da küçük kırmızı
turplar kondu.
Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Belki de hiçbir şey. Sadece
yedik.
|
| |
|
| |
Kaynak: Hürriyet Tatil&Pazar,
Mehmet Yaşin |
| |
|
|
|
 |